Marc Almond...Sesinden Aşk Geçen Adam

Ömer Karacan’ın varlığıma kazandıracağı yeni müzikal tatları heyecanla beklediğim bir pazar öğleden sonrasına denk düşer onla tanışmam… Pazar banyosu yapılmış, ev ödevleri bitirilmiş, hafta sonuna sıkıştırılmış eğlenceliklerin sona ermiş olduğu gerçeğiyle pazartesi kabullenilmiş, pazarın en keyifli zamanı için vakit gelmiştir. Hayat sıkıcı olmak için elinden geleni yaparken, beyaz camda o sıralar görüp görebileceğim en iyi şey az sonra başlayacaktır: Tek kanallı TV döneminin kumanda hegemonyasız rahatlığı içinde evdekilerin itiraz payı söz konusu olmadan pazar hediyemi fısıldayacaktır az sonra Ömer Karacan kulağıma…

Siyah kısa deri ceketi ve arkaya taranmış saçlarıyla karanlık bir sokaktan çıkıverir küçücük bir adam. Sesi ve fiziksel özellikleri arasındaki orantısızlığı, diyaframının boyu kadar kısa olmadığını fark ettiğinizde açıklarsınız kendinize… Akıp giden caddeler boyunca, pırıltılı neon ışıkların görkeminde sunulmuştur bünyeme yeni keşfim.. Video klip dimağı taze, hafızasına her an yeni muhteşem görüntüler eklemek için can atan kuşağızdır biz çünkü. 80’ler kuşağı. Klipler sona ermesin, daha çok müzik programı yayınlansın isteriz. İşte tam da bu yüzden, tüm duyularımız açılmıştır müzik endüstrisinin yeni şahanelerine…
Ertesi gün okul koridorlarında yürürken, ders dinliyor gibi görünürken kafasının içinde Marc Almond çalmaktadır bu kızın.
Marc Almond ve Gene Pitney beraberce:

“Something's gotten hold of my heart
Keeping my soul and my senses apart
Something's gotten into my life
Cutting its way through my dreams like a knife
Turning me up, turning me down
Making me smile, making me frown”

derken, okul sıraları bile kendi sıradan gerçekliğini yitirmiştir. Hayat daha güzel gelmiştir o gün ona.
Evet evet, hayat Marc Almond’la kesinlikle daha iyidir.

Sanat öğrencisi Almond’ın 1980 yılında Dave Ball’la karşılaşması, benim kişisel hikayemin kaynağı hiç kuşkusuz, ama müzik tarihi açısından bu karşılaşma altı defalarca çizilecek kadar önemli… Neden? Çünkü ikili synthesizer ve synth-pop türünün yaratıcıları, elektronik müziğin süper babaları olarak Soft Cell’i kurduklarında stillerinin, Pulp’tan Blur’a, Pet Shop Boys’tan The Divine Comedy ‘ye kadar sayısız müzisyen ve grubun temellerini oluşturacağını elbette bilmiyorlardı. Birkaç talihli jenerasyon görmedi sadece müzikal anlamda yarattıkları etkiyi, onlar bu gezegene elektronik müziğin tohumlarını attılar. 81 tarihli ilk debut albümleri Non-Stop Electronic Cabaret’ten çıkan “Tainted Love” uluslar arası bir başarı kazanıp, büyük Britanya’da yılın en iyi single’ı seçilmekle kalmadı, tüm dünyada milyonlarca sattı ve müzik tarihinin en çok coverlanan şarkılarından da biri oldu. “Say Hello Wave Goodbye”, “Bedsitter”, “Youth”, “Numbers” ve “Torch” da albümün diğer şahaneleri olarak müzikseverler tarafından endless loop’a alınıp dinlendi de dinlendi. 1982’de albümdeki şarkıların remikslerinden oluşan “Non-Stop Ecstatic Dancing” aldı yerini raflarda. Ve evet bu albümden çıkan “Memorabilia”. Tarih onun için şöyle diyecekti: Memorabilia… Dünyanın ilk techno şarkısı. .
Başarıları “The Art Of Falling Apart” albümüyle devam ederken, Ball’la Almond’ın yolları, grup içindeki problemlerden dolayı “This Last Night in Sodom” albümünden sonra ayrıldı.

Ama Almond uslu durmadı. Yeteneğiyle boyadı yeni projelerini yine. “The Mambas”, Soft Cell’den sonra umut vaad ediyordu. Kariyerini taçlandıran “Untitled” ve “Torment and Torreros” albümleri, 80’lerin bir başka ilkinin altında daha imzasını görmemize neden oldu. Aynı zamanda hem stüdyo hem de sahnede kullanılan “Orkestrasyon” tekniği, Almond’ın kusursuz vokaliyle beraber çok katmanlı, çok yaratıcı bir stil oluşturmuştu bile. Rialto ve Tricky sonraları bu stilden fazlasıyla etkileneceklerdi.

Gruptan soloya geçiş, Almond’ın kariyerinde dönüm noktası olacaktı elbet. Farklı baharatlar kullandığı için dinleyici, deneysel Almond şahanelerinden nasibini aldı. Mizah duygusu ve acının ironik kombini, “Saints of The Underworld”, küstah ve parlak “Vermin In Ermine”, kabareden yansımalarla ışıldayan “Stories Of Johnny” derin müzikal “Mother First” ve 80’lerin en başarılı albümlerinden biri olan, en az adı kadar görkemli 1988 tarihli “The Stars We Are… İstanbul’da yaşadığı büyük aşkı anlattığı “She Took My Soul In Istanbul” şarkısı da bu albümdeydi.

Bu konsantre diskografi, Marc Almond’ın müzikal geçmişiyle ilgili önemli bilgiler veriyor bize. Ancak yazının girişinde anlattığım kendi kişisel tanışıklık hikayemden de anlaşılacağı üzere, bu bir Marc Almond neler yaptı ve bugünlere nasıl geldi yazısından çok Ayşe’nin ruhundaki Marc Almond etkileri yazısı daha çok. 9 temmuz 1956, Lancashire doğumlu Peter Marc Almond, Londra’da müzik yazarken, aynı zamanda kalp kırıklarıyla başı belada bir Türk kızına sağlam reçeteler armağan ettiğinden bihaberdi pek tabii. Bünyeme dahil olduğu andan itibaren beynimin dekorlarında teatral, melankolik ve sinerjik bir mizansen yaratan bir ses. Öyle ki, içinden aşk geçiyor bu sesin, fazlaca büyük bu yüzden. Tarafımdan defalarca dünya üzerindeki en iyi erkek vokal seçilmesi boşuna değil elbet.

“konuş benimle sesinden aşk geçen adam
sen kulağıma fısıldarken zamanın ötesinde çiçekler açıyor çünkü
koridorlarına çarparken ben sınırlı gerçekliğimin, ruhum senle başkalaşıyor

anlat bana sesinden aşk geçen adam
tüm bunlar gerçek mi ve nerde bitiyor
sen şarkılar söyle hep bana, nasılsa dünya hep yalan söylüyor.”




2 Aralık… Evet


Ayşe Kılıç/31.10.2006

80ler.com - %100 saf nostalji

geri  
  //-->